Demek ki diyorum
bu bir Yüce
Mevla’mızın
kanunu
yasası.Elbette
insan her daim
neşeli sevinçli
mutlu kutlu
olacak
değil.Muhakkak
bu gibi hallerin
bir sebebten
ötürü sonu
,nihayeti olacak
.Eğer kim,bu
haller böyle
olmamış
olsa,insanlarda
ki yaşamın bu
kadar inişli
çıkışlı olmazdı
herhalde.Ya hep
sevinçli ha hep
hüzünlü
olduğunda
belkide yaşam da
yaşama
benzemezdi.
İşte
bir ömür geri
dönüp
baktığımızda
böyle halleri
yaşamışlığımızı
anımsarız
anarız.Ben
burada koyduğum
başlığın
içtenliğine
değinmek
isteyeceğim.İnşallah
halime gülmezler
de
yadırgamazlar
da.
Evet
yıllar, dokuz
yüz elli beş,
dokuz yüz elli
altı da
olabilir.Zira
ben daha yedi
sekiz
yaşlarında bir
çocukluk devresi
yaşadığım
zamanlar.
İşte sizlere
hem sevindiğim
hem yerindiğim
devrimden iki
özet geçmek
istiyorum. Zira
anılar mazi olsa
da insanın her
daim içerisin de
yaşar durur,
anımsadıkca da
ya burdurur ya
da
güldürür.Demek
ki beni ağlatan
mazi hala beni
burdurmakta.Belki
sizlere yazım
yapmak, o zamana
bir kılıf
olduğu
düşünülebilir mi
bilmem?.
Ailem
kalabalık ama
bayramlarda da
görüşemediklerimiz
oluyordu.Yalnız
evimizde
babam,anam ben
ve küçük
kardeşim
var.Babam
oldukca çalışkan
kendi işini
becerebilecek
kadar iktidar
sahibi
biri.Anam! biraz
düşündürücü.Babamın
sayesine doksana
çıkmış adı hiç
inmemişti
seksene.Ama acı
tatlı beni bu
yaşa getirmiş ve
küçük kardeşimi
de kel kör
etmeden, analık
görevini
sürdürebiliyordu.
Ben oldukca
yaramaz,afacan
bir bastığı yere
bir daha
değmeğen
biriyim.Ve
köyümüzün
cinoğlanı!.
Yaz kış
köyümüzde
rençberlikle
yaşama ayak
uydurmağa
çalışan bizler,
bırakın ayak
uydurmayı,ayak
atacak halde
değildik o
zamanlar. Eh
zoraki bir
yaşamın
kahramanları
idik.
Hatırladığım
kadarıyla o
mevsim güz
mevsimi
idi.Zira
memleket hep güz
işleriyle uğraş
içindeydi.
Elbette bizim
aile de güz
işiyle karma
karışık olmuş
ailelerden
biriydi.
Anam
babam ziraat
işleriyle öyle
karma karışık
olmuşlar dı
ki,soluk alacak
halleri yoktu.O
zamanlar bu
günkü teknik, bu
günkü bu bilim
neredeydi
ki.Yokluklar
içinde süren
zora ki bir
yaşamdı o
günler.
Kendi
köyünün
dışından kuruş
gelir edecek bir
durum bile
yoktu
milletimizin.
Atalarımızdan
kalan elli
altmış dönüm
kara toprağa
bağlanıyordu bu
yaşamlar.Bu
toprağı işlersen
biraz yüzleri
gülerdi.İşlemesini
bilmezsen adına
muhanet kara
toprak
deniliyordu.
Bire
bir kaç misli
veren bu kara
topraklar
verdiğinden çok
hizmet isteyen
bir cins
topraktı
kısacası.
Hizmeti sadece
gücle kuvvetle
oluyordu.Ne bir
gübre ne bir yan
hizmet olanağı
bile
bulunmuyordu.İşte
bu koşullar
içinde
yaşamımızı idame
ettirme çapası
içinde olan bu
toplumda bir
fakir aile idik.
Belki
de köle gibi
çalışıp,açlıktan
yarını ümit
sanıp.hep yarına
hep ileri dönük
bir ümit
beslemekteydik.Zira
iki yakamız bir
araya gelecek
diye bir
ümidimiz olsa da
imkanımız
yoktu.
Fakat
burada bu acılı
kederli duruma
bir ara verip
son zamanların
yaşamını biraz
inceleyip mercek
altına alayım.
Yıl
ikibin,Yaş
gelmiş altmış
küsürlere.Bu gün
ummadığımız bir
yaşamın hükmünü
sürmekteyiz.
Hani gurbetcide
olsak mutlu
kutlu bir yaşam
yaşıyoruz.Burada
şunu beyan
edeyim ki,köle
gibi çalışıp
kral gibi hayat
sürenlerdeniz.
İşte
böyle bir günün
akşamı, akşam
yemeğine buyur
etti evin
hanımı.Yanımız
da iki çocuğum
var.İkiside
gurbet elin
bebekleri.Bu
gün yirmi küsür
yaşların
gelmişler,
tahsilleri de
ileri bir
halde.Çalışanı
var yüksek
tahsile devam
edeni var.
Toplandık yer
soframızın
etrafına.Hepimiz
de neşe mutluluk
dört dörtlük.Tam
o sırada evin
hanımı büyük bir
tepsi ile
sofraya gelerek
bizleri buyrun
etti.
Büyük
tepsiyi sofraya
koyar koymaz
baktım
ki,tepside ki
yemek
değil,kendi
yöremizde
Islama !.Türkçe
sözlükte “
papara”,Ekseri
kuru ve katı
ekmeklerin zayi
olmaması için
veya,ara sıra
özlemini
gidermek için
yapılan bu
Islama “papara”
seyrek
yendiğinde güzel
oluşu söylenir.
İşte akşam
yemeğine
nasibimize
çıkan bu
ıslama,çocuklarım
tarafından pek
yüze göze
alınmadığının
farkına vardım.
Islama biraz
büyükce
doğranmış
ekmeklerden
yapılmış,et suyu
ile de güzelce
ıslatılmış,üstelik
haşlanan kemikli
etlerin birazı
ekmeklerin
üzelerine
dağıtılmış,
birazı da başka
bir tas içinde
gene sofraya
konmuştu.
Tepsiden
sımsıcak, mis
gibi ekmekli
etli, karışık
bir koku
içimize kadar
işliyordu. Hani
eskiden
duyduğumuzcası,yeme
de yanın yat
deyimini andıran
bir hal.
Fakat
iki çocuğum bu
mis gibi
ıslamaya”paparaya”
biraz yan bakıp
sofrada başka
bir yemek
derdindelerdi.
Üstelik
anneleri de
sofraya hem
“mutardlarını
mayonezlerini”
getirdiği halde
hala ıslamadan
yeme zahmetine
ermemişlerdi.
Şöyle iki
çocuğumu gizli
bir gözle bir
bir
seyredip,onların
bu bollukta
ki,vurdum
duymazlıklarına
şahit oluyordum.
İşte o an
dokuz ellili
yılların
hatırası geldi
gözlerimin
önüne,gönlümün
ışıldaklı
parlak
köşesine.
Evet beş altı
günlük
bayatlamış köy
somununu
bizlerin daha
iyi hoş yemesini
sağlamak için
Rahmetli anamın
ıslaması geldi
aklıma.
Geldi
aklıma,ama
burkuldum
buruldum,içim
küt küt atar
halde
,kahroldum.Zira
iki ıslama
arasında ki
farka bakıp bu
günün
çocuklarının
burun
buruşları,o gün
kü bizlerin
yeyişleri çok
farklı çok
başka idi.
Rahmetli anamın
yaptığı o ıslama
da et denen şey
yoktu.Anamın o
güz telaşı
içinde büyük
büyük doğradığı
kuru ekmeklerin
ıslamasını
yapması
içinde,kendi
usulünce bir
ıslama suyu
hazırlaması
vardı.Normal bir
tencereye
yeterli
ekmekleri ıslaya
bilecek ayar da
soğuk su
doldurup,inanın
içine sadece bir
tek yumurta
kırıp o soğuk
suyu
kaynayıncaya
kadar
karıştırıp”yumurtanın
dağılması için”
ve kaynar suyun
içinede bir
kaşık tereyağı
katlayıp o
doğranmış kuru
ekmeklere döküp
bir baş
sarımsağı da
ilave
edince,acıkmışlığın
verdiği hazla
kaşık
sallamanın
hızını ölçmek
mümkünmüydü
acaba.
Kimsye bir şey
diyememiştim.Ne
bileyim ben bir
homhoş
olmuş,boğazım
kilitlenmiş,bağrımda
bir kütürdü
hasıl
olmuş,bedenim
yer sofrasına
dayanmiş elim
ayağım çekilmiş
bir
halde,damlayacak
göz yaşlarımı
içime akıtmaya
çalışarak,
----Canım
anam,canım babam
biraz erken
gelip erken
gitmişsiniz bu
alemden.
Diye
düşünebildim
sadece.....................26.10.2009