Samat Köyü

GEREDE

ANASAYFAFOTO GALERİZİYARETÇİ DEFTERİVİDEOLARHABER ARŞİVİLETİŞİM

 

   Giriş Sayfası Yap

 Menü
 Anasayfa
 Foto Galeri
 Tarih
 Çoğrafi Durum
 Yaylacılık
 Örf ve Adetler
 Eğitim
 Edebiyat
 Ekonomi
 Ulaşım
 Spor
 Tesislerimiz
 Köy Yönetimi
 Telefon Rehberi
 Ziyaretçi Defteri
 Radyo ve Tv
 İlan ve Reklam
 Linkler
 Sohbet
 
Videolar
 Haber Arşiv
 Site İletişim

 

 

HATIRALAR        Ahmet TINMAZ / Fransa                       www.sairkuldamad.com

   

NEDEN  AĞLADIM.

 
      Anılar vardır neşe mutluluk dolu,anılar vardır elem keder dolu.İnsan biriyle sevinir biriyle yerinir.Ama ömrü olanda ikisini de yaşar  ölümle son bulur.
     Demek ki diyorum bu bir Yüce Mevla’mızın kanunu yasası.Elbette insan her daim neşeli sevinçli mutlu kutlu olacak değil.Muhakkak  bu gibi hallerin bir sebebten ötürü sonu ,nihayeti olacak .Eğer kim,bu haller böyle olmamış olsa,insanlarda ki yaşamın bu kadar inişli çıkışlı  olmazdı herhalde.Ya hep sevinçli ha hep hüzünlü olduğunda belkide yaşam da yaşama benzemezdi.
    İşte bir ömür geri dönüp baktığımızda böyle  halleri yaşamışlığımızı anımsarız anarız.Ben burada koyduğum başlığın  içtenliğine değinmek isteyeceğim.İnşallah  halime gülmezler de  yadırgamazlar  da.
    Evet yıllar, dokuz yüz elli beş, dokuz yüz   elli altı da olabilir.Zira ben daha yedi sekiz yaşlarında  bir çocukluk devresi yaşadığım zamanlar.
    İşte sizlere hem sevindiğim hem yerindiğim devrimden iki özet geçmek istiyorum. Zira anılar mazi olsa da insanın her daim içerisin de yaşar durur, anımsadıkca da ya burdurur ya da  güldürür.Demek ki beni ağlatan mazi hala beni burdurmakta.Belki sizlere yazım yapmak, o zamana bir kılıf  olduğu düşünülebilir mi bilmem?.
    Ailem kalabalık ama bayramlarda da görüşemediklerimiz   oluyordu.Yalnız evimizde babam,anam ben ve küçük kardeşim var.Babam oldukca çalışkan kendi işini becerebilecek kadar iktidar sahibi biri.Anam! biraz düşündürücü.Babamın sayesine doksana çıkmış adı hiç inmemişti seksene.Ama acı tatlı beni bu yaşa getirmiş ve küçük kardeşimi de kel kör etmeden, analık  görevini sürdürebiliyordu.
    Ben  oldukca yaramaz,afacan bir bastığı yere bir daha değmeğen biriyim.Ve köyümüzün cinoğlanı!.
    Yaz kış köyümüzde rençberlikle yaşama ayak uydurmağa çalışan bizler, bırakın ayak uydurmayı,ayak atacak halde değildik o zamanlar. Eh zoraki bir yaşamın kahramanları idik.
    Hatırladığım kadarıyla o mevsim güz  mevsimi  idi.Zira memleket hep güz işleriyle uğraş içindeydi. Elbette bizim aile de güz işiyle karma karışık olmuş ailelerden biriydi.
    Anam babam ziraat işleriyle öyle karma karışık olmuşlar dı ki,soluk alacak halleri yoktu.O zamanlar bu günkü teknik, bu günkü  bu bilim neredeydi ki.Yokluklar içinde süren zora ki bir yaşamdı o günler.
    Kendi köyünün  dışından kuruş gelir edecek bir durum bile yoktu  milletimizin. Atalarımızdan kalan elli altmış dönüm kara toprağa bağlanıyordu bu yaşamlar.Bu toprağı işlersen biraz yüzleri gülerdi.İşlemesini bilmezsen adına muhanet kara toprak deniliyordu.
     Bire bir kaç misli veren bu kara topraklar verdiğinden çok hizmet isteyen bir cins topraktı kısacası. Hizmeti sadece gücle kuvvetle oluyordu.Ne bir gübre ne bir yan hizmet olanağı bile bulunmuyordu.İşte bu koşullar içinde  yaşamımızı idame ettirme çapası içinde olan bu toplumda bir fakir aile idik.
    Belki de köle gibi çalışıp,açlıktan yarını ümit sanıp.hep yarına hep ileri dönük bir ümit beslemekteydik.Zira iki yakamız bir araya gelecek diye bir ümidimiz olsa da imkanımız  yoktu.
    Fakat burada bu acılı kederli duruma bir ara verip son zamanların yaşamını biraz inceleyip mercek altına alayım.
    Yıl ikibin,Yaş gelmiş altmış küsürlere.Bu gün ummadığımız bir yaşamın hükmünü sürmekteyiz. Hani gurbetcide olsak mutlu kutlu bir yaşam yaşıyoruz.Burada şunu beyan edeyim ki,köle gibi çalışıp kral gibi hayat sürenlerdeniz.
    İşte böyle bir günün akşamı, akşam yemeğine  buyur etti  evin hanımı.Yanımız da iki   çocuğum  var.İkiside gurbet elin bebekleri.Bu gün  yirmi küsür yaşların gelmişler, tahsilleri de ileri bir halde.Çalışanı var yüksek tahsile devam edeni var.
    Toplandık  yer soframızın etrafına.Hepimiz de neşe mutluluk dört dörtlük.Tam o sırada evin hanımı büyük bir tepsi ile sofraya gelerek  bizleri buyrun etti.
    Büyük tepsiyi sofraya koyar koymaz baktım ki,tepside ki yemek değil,kendi yöremizde  Islama !.Türkçe sözlükte “ papara”,Ekseri kuru ve katı ekmeklerin  zayi olmaması için veya,ara sıra özlemini gidermek için  yapılan bu Islama “papara”  seyrek yendiğinde güzel oluşu söylenir.
    İşte akşam yemeğine nasibimize  çıkan bu ıslama,çocuklarım  tarafından pek yüze göze alınmadığının farkına vardım. Islama biraz büyükce doğranmış ekmeklerden yapılmış,et suyu ile de güzelce ıslatılmış,üstelik haşlanan kemikli etlerin birazı  ekmeklerin üzelerine dağıtılmış, birazı da başka bir tas içinde gene sofraya konmuştu.
     Tepsiden  sımsıcak, mis gibi ekmekli  etli, karışık  bir koku  içimize kadar işliyordu. Hani eskiden duyduğumuzcası,yeme de yanın yat deyimini andıran bir hal.
    Fakat  iki  çocuğum bu mis gibi ıslamaya”paparaya” biraz yan bakıp sofrada başka bir yemek derdindelerdi.
   Üstelik anneleri de sofraya hem “mutardlarını  mayonezlerini” getirdiği halde hala ıslamadan yeme zahmetine ermemişlerdi.
    Şöyle iki  çocuğumu  gizli  bir gözle  bir bir  seyredip,onların bu bollukta ki,vurdum duymazlıklarına şahit oluyordum.
     İşte o an dokuz ellili yılların hatırası geldi gözlerimin önüne,gönlümün ışıldaklı  parlak  köşesine.
   Evet beş altı günlük bayatlamış köy somununu bizlerin daha iyi hoş yemesini sağlamak için Rahmetli anamın ıslaması geldi aklıma.
    Geldi aklıma,ama burkuldum buruldum,içim  küt küt atar halde ,kahroldum.Zira iki ıslama arasında ki farka bakıp bu günün çocuklarının burun buruşları,o gün kü bizlerin yeyişleri  çok farklı çok  başka idi.
    Rahmetli anamın yaptığı o ıslama da et denen şey yoktu.Anamın o güz telaşı içinde büyük büyük doğradığı  kuru ekmeklerin ıslamasını yapması içinde,kendi  usulünce bir  ıslama suyu hazırlaması vardı.Normal bir tencereye yeterli ekmekleri ıslaya bilecek ayar da soğuk su doldurup,inanın içine sadece bir tek yumurta kırıp o soğuk suyu kaynayıncaya kadar karıştırıp”yumurtanın dağılması için” ve kaynar suyun  içinede bir kaşık tereyağı katlayıp o doğranmış kuru ekmeklere döküp  bir baş sarımsağı da ilave edince,acıkmışlığın verdiği hazla kaşık  sallamanın  hızını ölçmek mümkünmüydü acaba.
     Kimsye bir şey diyememiştim.Ne bileyim ben bir homhoş olmuş,boğazım kilitlenmiş,bağrımda bir kütürdü hasıl olmuş,bedenim yer sofrasına dayanmiş elim ayağım çekilmiş bir halde,damlayacak göz yaşlarımı içime akıtmaya çalışarak,
----Canım anam,canım babam biraz erken gelip erken gitmişsiniz bu alemden.
Diye düşünebildim   sadece.....................26.10.2009

            

  DİĞER YAZILARI

YAZMAK

MUHABBET

BİR DİLİM EKMEK    

GAFLET

YAYLA SUYU

KÖYLÜ ÇOCUĞU

MUHTAR ADAYLARINA

BİZ DEĞİLMİYİZ ?

  NE UMDUK NE BULDUK  / UNUTTUK 

BÖYLE DOSTLUK

EL DİYARI

NAMAZ  (Şiir)

Muhammed (S.A.V.)

İşçilik

Öğretmenim

Utanalım

Kaçakçılık

Bir Sarım Tütün

Haydin Maça

Eşek İnadı

Hırsızlık - Bir Tek Domates

A.Tınmaz'ın Hayatı