|
Mareşal Tito’nun İtirafı
Türkiye’nin
Lenin’i Olarak Anılan Salih Gökkaya’nın hatıratından Yugoslavya Devlet Başkanı
Mareşal Tito’nun son anları.
Salih Gökkaya çok sıkıntılı bir çocukluk hayatı geçirir ve bu sefalet
içerisinde iken yatılı okula gider. Yatılı okulda komünist hocalar ve
talebeler bunu güzelce işleyerek, Türkiye’nin Lenin’i lakabı ile anılacak
seviyeye getirirler. Salih Gökkaya bütün zerrelerini hatta düşlerini bile
komünizme ve davasına hizmet uğruna sarf ederken, 1979 yılında Adana’ya gitmek
için bindiği otobüste yine komünizmin kapalı da olsa propagandasını yaparken,
tanıştığı bir Nur Talebesi vasıtasıyla iman ile şereflenir ve ömrünün kalan
yıllarını da iman ve İslam’a hizmet için adar. 1981 yılında Amerika’da oğlunun
ziyaretinde iken, ağır bir felç geçirir ve rüyasında Bediüzzaman’ı görür.
Halimi arz edeyim derken, Bediüzzaman “Günahlarını Amerika’ya doldursak taşar;
hastalık günahlarına kefaret olsun diye verildi, sabret.” der. Salih Bey
uykudan uyandığında vücudunun yarısına can geldiğini hisseder.
İşte ömrünün 50 yılını çok aktif bir şekilde küfre hizmet ile geçiren bu
zat Amerika’da vefat etmeden önce yazdığı ve 1980’li yıllarda elime geçen bu
mektuptan Salih Beyin Tito ile ilgili bir hatırasını özetleyerek
paylaşmak istedim.
“Yugoslav devlet başkanı Mareşal Tito’nun şeref misafiri olarak
Belgrat da idik, yanımda baka ülkelerden gelmiş komünist talebe teşkilatı
başkanları vardı. 83 yıllık ömrünü Yugoslav komünizmi uğruna harcayan bu
adamın evinin duvarları başarı belgeleri ve madalyalarla dolu. Kendisi ise
yatağına yatmış, bitkin bir halde inliyor, hizmetçiler etrafında pervaneler
gibi dönüyordu. Çehresine yılların çilesi çizgi çizgi kazınmıştı… Milyonlara
hitap eden o dil ve çene çökmüş el ve bacaklar bir kemik halini almış… Bizler
çok iyi İngilizce bildiğimiz için kendisiyle rahatça konuşabiliyorduk.
Bir ara göz göze geldik. Gözleri yaşla dolmuş, dudakları titriyordu. Yüzünde
öyle acı ifadeler şekillenmişti ki, ölmenin ve dünyadan ayrılmanın sancısı
içerisinde ıstırap çekmekteydi. Teselli vermek için edim:
“Üstad, sizin hayatınız harf harf komünizmin altın sayfalarına yazıldı. Sizi
takdir edip alkışlamayan hiçbir yoldaş gösterilemez. Hepimiz size hayranız.
Bir mabud gibi saygı ve takdir görüyorsunuz. Ölüm sizi niçin bu kadar
korkutuyor? Bedenen aramızdan ayrılacaksınız ama unutulmayan hizmetlerinizle
ebediyen kalbimizde yaşayacaksınız.”
Ölüm kelimesini duyunca sanki depreme tutulmuş gibi titrediğini gördüm ve
söylediği şu cümleler hala kulaklarımda çınlıyor:
“Yoldaş! Ben ölüyorum. Ölüm ne derece korkunç bir şey size anlatamam. Anlatsam
da siz bunu şu anda anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak, toprağa
karışmak, dönmemek üzere gidiş… Ne korkunç bir şey, anlamıyor musunuz?
Dostlardan, sevdiklerinizden, unvan ve makamdan ayrılmak… Dünyanın
güzelliklerini kaybetmek ve bir daha görmemek çıldırtıyor beni… Ölmeden önce
her dakika, her saniye ölüyorum. Ölüm öyle dehşetli bir hayalet ki; zehir
saçmaya devam ediyor. Yoldaşlarım! Size bir şey itiraf edeyim:
Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş ceza ve mükâfat yoksa benim
yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana… Yoldaşların kalbine
gömülecekmişim, unutulmayacakmışım, alkışlanacakmışım neye yarar bunlar. Ben
mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri; kabirde vücudumu
parçalayan yılanları insafa getirebilir mi? Bu gidiş nereye? Bunun izahını
Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek
zorundayım: Ben Allah’a, Peygambere ve ahiret gününe inanıyorum artık. Bu
kâinatın bir yaratıcısı ve bir kanun koyucusu olmalı. Ölüm son olmamalı. Zalim
ve mazlumların bir hesaplaşma yeri olmalı. Bunu hissediyorum. Suçsuz insanlara
yaptığımız zulümler boğazıma düğümleniyor. Marks halt işlemiş… Uyuşturmuş
beynimizi… Ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Göz kamaştırıcı
makamlar buna engel oluyor.”
(Salih Gökkayanın mektubundan özetle)
Yunus Koçak
|