SAMAT

KÖYÜ

GEREDE

 BOLU

Dünyaya

Açılan

İlk ve Tek

Pencereniz

Anasayfa    Foto Galeri   Ziyaretci Defteri  Sohbet  Haber Arşivi  İletişim  

Giriş Sayfan Yap

Ana Menü

 Ana Sayfa
 Foto Galeri
 Tarih
 Coğrafi Durum
 Yaylacılık
 Örf ve Adetler
 Eğitim
 Edebiyat
 Ekonomi
 Ulaşım
 Spor
 Tesislerimiz
 Köy Yönetimi
 Telefon Rehberi
 Ziyaretçi Defteri
 Radyo ve Tv
 İlan ve Reklam
 Linkler
 Sohbet
 Videolar
 Haber Arşiv
 Site İletişim

 


 

Yunus Baki KOÇAK

                                                                                                                                  

                            Mareşal Tito’nun İtirafı

 

       Türkiye’nin Lenin’i Olarak Anılan Salih Gökkaya’nın hatıratından Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito’nun son anları.

       Salih Gökkaya çok sıkıntılı bir çocukluk hayatı geçirir ve bu sefalet içerisinde iken yatılı okula gider. Yatılı okulda komünist hocalar ve talebeler bunu güzelce işleyerek, Türkiye’nin Lenin’i lakabı ile anılacak seviyeye getirirler. Salih Gökkaya bütün zerrelerini hatta düşlerini bile komünizme ve davasına hizmet uğruna sarf ederken, 1979 yılında Adana’ya gitmek için bindiği otobüste yine komünizmin kapalı da olsa propagandasını yaparken, tanıştığı bir Nur Talebesi vasıtasıyla iman ile şereflenir ve ömrünün kalan yıllarını da iman ve İslam’a hizmet için adar. 1981 yılında Amerika’da oğlunun ziyaretinde iken, ağır bir felç geçirir ve rüyasında Bediüzzaman’ı görür. Halimi arz edeyim derken, Bediüzzaman “Günahlarını Amerika’ya doldursak taşar; hastalık günahlarına kefaret olsun diye verildi, sabret.” der. Salih Bey uykudan uyandığında vücudunun yarısına can geldiğini hisseder.

        İşte ömrünün 50 yılını çok aktif bir şekilde küfre hizmet ile geçiren bu zat Amerika’da vefat etmeden önce yazdığı ve 1980’li yıllarda elime geçen bu mektuptan Salih Beyin Tito ile ilgili bir hatırasını özetleyerek paylaşmak istedim.

       “Yugoslav devlet başkanı Mareşal Tito’nun şeref misafiri olarak Belgrat da idik, yanımda baka ülkelerden gelmiş komünist talebe teşkilatı başkanları vardı. 83 yıllık ömrünü Yugoslav komünizmi uğruna harcayan bu adamın evinin duvarları başarı belgeleri ve madalyalarla dolu. Kendisi ise yatağına yatmış, bitkin bir halde inliyor, hizmetçiler etrafında pervaneler gibi dönüyordu. Çehresine yılların çilesi çizgi çizgi kazınmıştı… Milyonlara hitap eden o dil ve çene çökmüş el ve bacaklar bir kemik halini almış… Bizler çok iyi İngilizce bildiğimiz için kendisiyle rahatça konuşabiliyorduk.

       Bir ara göz göze geldik. Gözleri yaşla dolmuş, dudakları titriyordu. Yüzünde öyle acı ifadeler şekillenmişti ki, ölmenin ve dünyadan ayrılmanın sancısı içerisinde ıstırap çekmekteydi. Teselli vermek için edim:

       “Üstad, sizin hayatınız harf harf komünizmin altın sayfalarına yazıldı. Sizi takdir edip alkışlamayan hiçbir yoldaş gösterilemez. Hepimiz size hayranız. Bir mabud gibi saygı ve takdir görüyorsunuz. Ölüm sizi niçin bu kadar korkutuyor? Bedenen aramızdan ayrılacaksınız ama unutulmayan hizmetlerinizle ebediyen kalbimizde yaşayacaksınız.”

       Ölüm kelimesini duyunca sanki depreme tutulmuş gibi titrediğini gördüm ve söylediği şu cümleler hala kulaklarımda çınlıyor:

       “Yoldaş! Ben ölüyorum. Ölüm ne derece korkunç bir şey size anlatamam. Anlatsam da siz bunu şu anda anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak, toprağa karışmak, dönmemek üzere gidiş… Ne korkunç bir şey, anlamıyor musunuz? Dostlardan, sevdiklerinizden, unvan ve makamdan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini kaybetmek ve bir daha görmemek çıldırtıyor beni… Ölmeden önce her dakika, her saniye ölüyorum. Ölüm öyle dehşetli bir hayalet ki; zehir saçmaya devam ediyor. Yoldaşlarım! Size bir şey itiraf edeyim:

       Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş ceza ve mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana… Yoldaşların kalbine gömülecekmişim, unutulmayacakmışım, alkışlanacakmışım neye yarar bunlar. Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri; kabirde vücudumu parçalayan yılanları insafa getirebilir mi? Bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

       İtiraf etmek zorundayım: Ben Allah’a, Peygambere ve ahiret gününe inanıyorum artık. Bu kâinatın bir yaratıcısı ve bir kanun koyucusu olmalı. Ölüm son olmamalı. Zalim ve mazlumların bir hesaplaşma yeri olmalı. Bunu hissediyorum. Suçsuz insanlara yaptığımız zulümler boğazıma düğümleniyor. Marks halt işlemiş… Uyuşturmuş beynimizi… Ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor.” (Salih Gökkayanın mektubundan özetle)

                                                       Yunus Koçak