UTANALIM
Sanıyorum yaşım
on yaşın üstünde.Az çok bazı şeyleri gördüğüm kadarıyla
hatırlıyorum.Rahmetli babam Köyümüz Samat'tın öküz güdücüsü olarak
yıllarca orta dağda köyün öküzlerini beraberce
gütmüştük. Zira o devirde iş yok kazanç azdı. Babam bir
zamanlar Zonguldak tren hattı tünellerin de taş duvar ustası
olarak çalıştığını, hatta Karabük demir çelik fabrikasında da
duvarcı ustası olarak çalıştığını defalarca bize söylemişti.Ama son
zamanlarda bunu yapamadı galiba köyün öküzlerini toplayıp gütmeyi
uygun görmüştü.Zira yokluk devrin de kazancın değeri büyüktü.
doğru dürüst kazanç yoktu yöremiz de.
Rahmetli babam ara sıra da olsa beş altı yıl bu işi
yapmıştı.Tabii en büyük destekçisi rahmetli anam ve bendim.Zira öbür
ağabeylerim ayrıydılar.
Bu öküz gütme
işi en fazla iki ay devam ederdi. Ekseri mevsimin yağışlı veya
kuraklı gitmesinden dolayı bu zaman değişik olabilirdi.
Konum burada bu değildi. O zamanlar babam her zaman ki gibi geç
yatsa bile erken kalkardı. Bu orta dağın batı yanında
önemsizde olsa dedeler çayı geçmektedir.Menzili uzun olmasa da, bir
elli kilometre kadar uzunluğu olduğunu sanıyorum.
Burada kışları
veya yağmurlu mevsimlerde suyu bol çağıl, çağıl akan bir çay
olarak biliriz. Yalnız yaz aylarında oldukça akarı azalır, yok
denilebilecek bir ayar da vaktini doldurur gider.
Yalnız ilkbaharla beraber, dağ başlarında eriyen kar
sularıyla deremiz oldukça kuvvetlenirdi. Bu kuvvetli zamanlarda
Filyos çayının bağlantısı olan Gerede Ulu sudan bu dereye balıklar
belki de yumurta bırakmak için bu dağlık derede yukarı
çıkarlardı. Aslında bu deremizin o zamanlarda ki kendiliğinden
oluşan göletlerinde ki balığı epeyce fazla idi.Bir de Ulu su
dan aldığı katkı ile derede bolca balığa rastlamak mümkündü.
Bu
ilkbahar zamanın da kar sularından güç almış olan balıklar
yukarılara çıkıp hem çam kökünden çam sakızı yemek,hem de yıllık
yumurtalarını bırakmasını sağlamak için devamlı yukarı
giderler di.
Bu
zamanın geçerliliğini bile bilmek bizim için zordu.Yalnız kar
sularının azalmasıyla,yukarı çıkmakta olan bu balık sürüleri
mecburen geri dönerlerdi.İşte balıkların bu dönüşünde,bizim
akıllı vatandaşlarımız, “balıklağ” adı altında balıklara
tuzak kurarlardı. Bu balıklağ, çayın suyunun azalmaya yüz
tutmasıyla,çayın dar bir yerinde taşlarla balığın geçemeyeceği bir
halde taşlarla gerip,tam çayın orta yerine altı ağaç
dallarıyla döşeli,balığın da dışarıya çıkamayacak bir halde bir
nevi taş duvarlarda bir kutu yaparlardı.Yukarıdan akara kapılan
balıklar az bir zaman sonra bu balıklağlara düşüp,biz akılıların
kurbanı olurlardı.
İşte bu
balıklağ çağında veya zamanın da,gençlerin gizli kurduğu
balılağlardan, babam sabah erkence dereye inip gençlerden
evvel balıkları toplar gelirdi. Bu olayı sadece babam
yapmazdı.Bu elli kilometrelik bu çayda olsun öbür derelerde ki
sularda aynı tuzaklar yapılır zavallı balıkların sonu
olurdu.Zira bir balıklağ dan kurtulan balık birkaç
kilometrelik sonra ki bir başka tuzağa düşecektir.
Şunu
burada beyan edeyim ki, Babamın bu balıklağ dan balık toplama işi
en az on beş yirmi gün devam ederdi.Bu zaman zarfın da en az günlük
tahmini on, onbeş kilonun üzerinde bir balık getirme
olasılığı vardı. Balığı yakalayıp getirmek değil de onları
haşlayıp temizlemekte bir sorundu.Ve bir gün anam babama bir
nevi isyan ediyordu, anam,
----Her gün bir
ton balık, balık, balık. Yeter gayrı,ben bundan sonra
getirdiğin balıkları ne temizler ne yıkar ne de yerim deyip
babama bir nevi rest çekmişti.Zira sadece balık getirme problem
değil di. Bir de kızartmaya yağ yetişmiyordu.Zaten iki gücük inekten
toplanan tereyağını hep balık kızartmalarıyla tüketip bitiyordu,
kısacası kışlık için bir gram tereyağı bastırılmıyordu kış
çömleğine.
İşte bu
kısa anlatımlı olaydan sonra tahmini çayımızda ki balığın
yüzde yetmişi yakalanmış oluyordu. Bu balıklağ sezonun
da.
Birde Filyos çayına kara denizden balık çıkma olanağı,Karabük demir
çelik fabrikası yüzünden olmuyordu.Zira demir çelik fabrikası Filyos
çayına kirli su ve zift denen bir madde akıtıyordu.
Bir zaman sonra
da, dereler de sular azalıyordu. Temmuz,ağustos
ayı içinde. Bu kez de bizim açık göz, güya akıllı ! insanlarımız,
derelerdeki “buetlere” göletlere sütliyen otu veya öküz
kuyruğu bilinen bu zehirli (balıklar için) otlarla bu göletlere,
bu otları bir yırtışlı taş üzerinde sürtülerek o otların zehirli
sütlerinin suya akıtılmasıyla geriye sağ kalan
balıkların da mahvına sebep olunuyordu.Burada acının en
acısı,bu sıkılat ot sütlerinin ilk planda o körpe balık yavruların
mahvetmesi de ayrı bir acıydı.Zir bu zehirli sütleri ilk tadan
bu yavrulardır.
;İster
Marguşa, ister dedeler çayında şükür olsun balık nesli
tükendi bitti gitti.
Ama bundan
yıllar önce yöremize yetecek balık çeşidi bulunan bu derelerimizde
maalesef,şimdi avucumuzu yalıyoruz.Çok yazık çook.
Hani ne demiş atalarımız,yılanca yılan yerin toprağını kanaatle
yermiş. Ama o gün çok deyip avuçla yiyen, bu gün
tabanını yalıyor.
GERİ