SAMAT

KÖYÜ

GEREDE

 BOLU

Dünyaya

Açılan

İlk ve Tek

Pencereniz

Anasayfa    Foto Galeri   Ziyaretci Defteri  Sohbet  Haber Arşivi  İletişim  

Giriş Sayfan Yap

Ana Menü

 Ana Sayfa
 Foto Galeri
 Tarih
 Coğrafi Durum
 Yaylacılık
 Örf ve Adetler
 Eğitim
 Edebiyat
 Ekonomi
 Ulaşım
 Spor
 Tesislerimiz
 Köy Yönetimi
 Telefon Rehberi
 Ziyaretçi Defteri
 Radyo ve Tv
 İlan ve Reklam
 Linkler
 Sohbet
 Videolar
 Haber Arşiv
 Site İletişim

 


 

HATIRALAR        Ahmet TINMAZ / Fransa

 

UTANALIM      

Sanıyorum yaşım on yaşın üstünde.Az çok bazı şeyleri gördüğüm kadarıyla hatırlıyorum.Rahmetli babam Köyümüz Samat'tın öküz güdücüsü olarak yıllarca  orta dağda  köyün öküzlerini beraberce gütmüştük. Zira o devirde iş yok kazanç  azdı. Babam  bir zamanlar Zonguldak tren hattı  tünellerin de taş duvar ustası olarak çalıştığını, hatta Karabük demir çelik fabrikasında da duvarcı ustası olarak çalıştığını defalarca bize söylemişti.Ama son zamanlarda bunu yapamadı galiba köyün öküzlerini toplayıp gütmeyi  uygun görmüştü.Zira yokluk devrin de  kazancın değeri büyüktü.  doğru dürüst kazanç yoktu  yöremiz de.

   Rahmetli babam  ara sıra da olsa  beş altı yıl bu işi yapmıştı.Tabii en büyük destekçisi rahmetli anam ve bendim.Zira öbür ağabeylerim ayrıydılar.

Bu öküz gütme işi en fazla iki ay devam ederdi. Ekseri mevsimin yağışlı veya kuraklı gitmesinden dolayı bu zaman değişik olabilirdi.

   Konum burada bu değildi. O zamanlar babam her zaman ki gibi geç yatsa bile erken kalkardı. Bu orta dağın  batı yanında önemsizde olsa dedeler çayı geçmektedir.Menzili uzun olmasa da, bir elli kilometre kadar uzunluğu olduğunu sanıyorum.

Burada kışları veya yağmurlu mevsimlerde  suyu bol çağıl, çağıl akan bir çay  olarak biliriz. Yalnız yaz aylarında oldukça akarı azalır, yok denilebilecek bir ayar da vaktini doldurur gider.

   Yalnız  ilkbaharla beraber,  dağ  başlarında eriyen kar sularıyla deremiz oldukça kuvvetlenirdi. Bu kuvvetli zamanlarda Filyos çayının bağlantısı olan Gerede Ulu sudan bu dereye balıklar belki de yumurta bırakmak için bu dağlık derede  yukarı çıkarlardı.  Aslında bu deremizin o zamanlarda ki kendiliğinden oluşan  göletlerinde ki balığı epeyce fazla idi.Bir de  Ulu su dan aldığı  katkı ile derede bolca balığa rastlamak mümkündü.

  Bu ilkbahar  zamanın da kar sularından güç almış olan balıklar yukarılara çıkıp hem çam kökünden çam sakızı yemek,hem de yıllık yumurtalarını  bırakmasını  sağlamak için devamlı yukarı giderler di.

  Bu zamanın geçerliliğini  bile bilmek bizim için  zordu.Yalnız kar sularının azalmasıyla,yukarı çıkmakta olan bu balık sürüleri mecburen geri dönerlerdi.İşte balıkların  bu dönüşünde,bizim akıllı vatandaşlarımız,  “balıklağ”  adı altında balıklara   tuzak kurarlardı. Bu balıklağ, çayın suyunun azalmaya yüz tutmasıyla,çayın dar bir yerinde taşlarla balığın geçemeyeceği bir halde taşlarla gerip,tam çayın  orta yerine  altı ağaç dallarıyla döşeli,balığın da dışarıya çıkamayacak bir halde  bir nevi taş duvarlarda bir kutu yaparlardı.Yukarıdan akara kapılan balıklar az bir zaman sonra bu balıklağlara düşüp,biz akılıların kurbanı olurlardı.

  İşte bu balıklağ çağında veya zamanın da,gençlerin gizli kurduğu balılağlardan, babam  sabah erkence dereye  inip gençlerden evvel balıkları  toplar gelirdi. Bu olayı sadece babam yapmazdı.Bu elli kilometrelik bu çayda olsun öbür derelerde ki sularda  aynı  tuzaklar yapılır zavallı balıkların sonu olurdu.Zira bir balıklağ dan kurtulan  balık  birkaç kilometrelik  sonra ki  bir başka  tuzağa düşecektir.

  Şunu burada beyan edeyim ki, Babamın  bu balıklağ dan balık toplama  işi en az on beş yirmi gün devam ederdi.Bu zaman zarfın da en az günlük tahmini  on,  onbeş kilonun üzerinde bir balık getirme olasılığı vardı.  Balığı yakalayıp getirmek değil de onları  haşlayıp temizlemekte  bir sorundu.Ve bir gün anam babama  bir nevi isyan  ediyordu, anam,

----Her gün bir ton balık, balık,   balık. Yeter gayrı,ben bundan sonra  getirdiğin  balıkları ne temizler ne yıkar  ne de yerim deyip babama bir nevi rest çekmişti.Zira sadece balık getirme  problem değil di. Bir de kızartmaya yağ yetişmiyordu.Zaten iki gücük inekten toplanan tereyağını hep balık kızartmalarıyla  tüketip bitiyordu, kısacası kışlık için bir gram tereyağı bastırılmıyordu kış çömleğine.

  İşte bu  kısa anlatımlı olaydan sonra tahmini   çayımızda ki balığın yüzde yetmişi  yakalanmış oluyordu.  Bu balıklağ sezonun da.

       Birde Filyos çayına kara denizden balık çıkma olanağı,Karabük demir çelik fabrikası yüzünden olmuyordu.Zira demir çelik fabrikası Filyos çayına kirli su ve zift denen bir madde  akıtıyordu.

 Bir zaman sonra da, dereler de  sular   azalıyordu. Temmuz,ağustos  ayı içinde. Bu kez de bizim açık göz, güya akıllı ! insanlarımız, derelerdeki “buetlere” göletlere  sütliyen otu veya öküz kuyruğu bilinen bu zehirli (balıklar için) otlarla bu göletlere,  bu otları bir yırtışlı taş üzerinde sürtülerek o otların zehirli sütlerinin  suya akıtılmasıyla  geriye sağ kalan balıkların da mahvına sebep olunuyordu.Burada  acının  en acısı,bu sıkılat ot sütlerinin ilk planda o körpe balık yavruların mahvetmesi de ayrı bir acıydı.Zir bu zehirli sütleri ilk tadan  bu yavrulardır.

  ;İster  Marguşa, ister dedeler  çayında  şükür olsun balık nesli tükendi bitti gitti.

Ama bundan yıllar önce yöremize  yetecek balık çeşidi bulunan bu derelerimizde maalesef,şimdi avucumuzu yalıyoruz.Çok  yazık çook.

   Hani ne demiş atalarımız,yılanca yılan yerin toprağını kanaatle yermiş.  Ama o  gün çok deyip avuçla yiyen,  bu gün tabanını yalıyor.

 

GERİ